Kategori arşivi: HİKAYE/KISSA

Hikaye/Kıssa

Sarayda İftar

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül’e tembih etti: 

– Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et. 

Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı: 

– Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.. 

– Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.

Alay Etmenin Cezası

Gavs-ül-Memdûh hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam’a gidip gitmediğini sordu. O da; 
“Gitmedim efendim” deyince; 
“Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?” buyurdu. 
İşâret ettiği yöne baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam’ın karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam’ı merakla seyrettiğini gören Gavs-ül-Memdûh;
“Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?” buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve hocasına;
“O köy buraya uzaktır, görünmez efendim.” diye cevap verdi. 
Bunun üzerine; 
“Doğu tarafına bak!” buyurdu. 
O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir kenarında, Gavs-ül-Memdûh’un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebelerle alay ediyordu. 
Gavs-ül-Memdûh; 
“Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?” diye sordu. 
O da; 
“Görüyorum efendim. Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim.” diye sordu.
Hocasının hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağını hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;
“Yeter yâ Abdürrahîm!” buyurunca, durdu. 
Boşi köyü de gözünden kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran kalmıştı.

Aradan on gün geçmişti. Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde Gavs-ül-Memdûh’un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi; 
“Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi. Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz.” diyerek ağladı.
Gavs-ül-Memdûh onun bu durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.

Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Yalnız Allah Bilsin

Büyüklerden bir zat, ahaliden para toplamak istedi, düşmana karşı tedbir almak, bazı mevkileri tamir ve tahkim için… Halk bu parayı vermedi. o büyük zat, bundan mahzun oldu ve ağladı. Geceleyin, yatsı namazından sonra birdenbire bir adam peydahlandı ve o büyük zatın önüne bir kese içinde iki bin akçe bıraktı ve dedi.

– Bu parayı dilediğiniz işe sarfediniz!…

Bu meçhul insan, ebu Amr… O büyük zat parayı kabul ve ona iyi dualar etti.

Sabahleyin o büyük zat, dostlarından ve yakınlarından ibaret bir kjalabalık topladı, keseyi meydana çıkardı ve sevinç içinde:

– Biz, dedi; Ebu Amr hakkında çok ümide düştük. dün gece bana, müslümanların kendilerini düşmana karşı müdafaa etmeleri için iki bin akçe getirdi. Allah iyiliğin karşılığını versin.

Birdenbire Ebu Amr’ın kalabalık içinde doğrulduğu görüldü. Ebu Amr haykırdı:

– Dün gece size verdiğim para anneme aitti. Annem paranın bu işe sarfolunmasına razı değildir. Lütfen bana iade ediniz ki, ben de kendisne vereyim!…

Büyük zat hemen elini keseye atıp Ebu Amr’a uzattı. Ebu amr keseyi aldı, uzaklaştı.

Yine akşam, gece, yatsı namazından sonra… O büyük zat odasında bire köşeye çekilmiş düşüncede… Yine Ebu amr birdenbire peydahlanıyor… Yine elinde aynı kese ve kesenin içinde iki bin akçe… Ebu amr parayı o büyük zatın önüne koyuyor ve fısıldıyor:

– Parayı getiriyorum ve sizden tek bir şey rica ediyorum: Bu parayı o türlü sarfediniz ki, ikimizden başka kimse birşey bilmesin… Onun nereden geldiğini yalnız Allah bilsin….

Hz.Musa (a.s.)’ın Cennetteki Komşusu

Hazreti Musa:

— Ya Rabbi! Bana Cennetteki komşumu bildir, diye ilticada bulunmuştu.

Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâma:

— Falan yere git! Senin komşun falan yerdeki kasaptır, diye talimatta bulundu.

Hazreti Musa tarif edilen yere gitti, kasabı buldu ve evine misafir oldu.

Kasap akşam eve gelirken yanında bir miktar et getirmişti. Eve geldikleri zaman misafirden izin istedi ve onları pişirdi, bir zembil içinde tavanda asılı olan annesini indirdi, altını kuruladı ve eti parçalara bölerek onun ağzına vermeye başladı. Musa Aleyhisselâm Cennet komşusunun kim olduğunu öğrenmeye başlamıştı, sinek vızıltısı gibi bir sesin geldiğini farkedip:

— Ne diyor? diye sordu.

Kasap annesini yerine astıktan sonra misafire:

— Bu benim annemdir. Ben bunu senelerden beri bu şekilde yedirir, içirir ve bütün ihtiyaçlarını temin ederim. O da bana her zaman: «Oğlum Allah seni Cennette Musa (a.s.)’ya komşu eylesin», diye duâ eder, dedi.

O zamana kadar kendisinin kim olduğunu gizleyen Musa Peygamber, kendisinin Musa (a.s.) olduğunu söyledi ve Cennet komşusunu müjdeledi.

Artan Pilav

Yahya Baba, II. Bayezid zamanında Edirne Bayezid Külliyesi’nin aşçılarından biridir. Arkadaşlarına hoşaf, kebap, sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübarek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile, suyunu Fatiha ile salar.

Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah’tan bereket arzular. Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz, artanı Meriç nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar. Kilerci bakar pilav artıyor, pirinci aşçıya az vermeye başlar.

Ama Yahya Baba bir kere bile “Bu pirinç yeter mi bile” demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Meriç’in balıkları bile nasibini alırlar.

Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: Bu bir keramet!

Çok dener ve emin olunca padişaha çıkar:-  Bu Yahya baba boş değil sultanım, der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz. Beyazid-i Veli gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister.

Kilerci ile plan yaparlar. O gün Yahya Baba çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, alemlerin Rabbi’nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Meriç’in yolunu tutar.

Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken padişah ortaya çıkar: – Ne oluyor bre der.

Yoksa devlet malını israf mı edersin? Yahya Baba tutulur kalır.

Ancak balıklar birden kafalarını sudan çıkarıp: – Ayıp olmuyor mu Sultanım, derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?

Yahya Baba kerameti ortaya çıktığı için öyle mahçup olur ki anlatılamaz.

Utancından secdeye kapanır, Allah’a sığınır. Bayezid-i Veli onun kalkmasını bekler ama geçmiş ola… Mübarek çoktan ruhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana..

Üç Sual ve Bir Cevap

Üç Sual ve Bir Cevap

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;

-Sorun! buyurdu.

İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.

Sormaya başladı: -Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.

Şems-i Tebrîzî hazretleri;  -Öbür sorunu da sor! buyurdu.

O;  -Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi.

Şems-i Tebrîzî;   -Peki öbürünü de sor! buyurdu.

O;  -Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın! dedi.

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.

Ve;  -Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi.

Şems-i Tebrîzî;  -Ben de sâdece cevap verdim. buyurdu.

Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:

– Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.

O kimse şaşırarak;  – Ağrıyor ama gösteremem, dedi.

Şems-i Tebrîzî; – İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, “şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini” sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana;”Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?” buyurdu.

Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

KEKLİK

Yavuz Sultan Selim Han, tebdili kıyafetle Kuşlar Çarşısı’nı gezer. Burada, avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
Bir ara gözü kekliklere ilişir Padişahın. Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, “Tane işi satış fiyatı 1 altın” yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır. 


“Hayırdır” der satıcıya,

“Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?”

Satıcı: “Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor” der. “Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar” diye ekler.

“Satın alıyorum” der Padişah, “Al sana 500 altın…”

Parayı verir ve hemen oracıkta kekliğin kafasını keser.

Adam şaşırıp: “Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi” diye dövünürken;

Padişah gürler:

“Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç budur…”

Hz.Ömer’e (r.a) Nasihat İçin Gelen Zat

Ömer b. Hattab (r.a) bir cenazeye katılmıştı. Tanınmayan bir adam da cenazede bulunuyordu. Cenaze namazı kılınıp ölü defnedildiği zaman, bu adam elini kabrin üzerine koydu ve şöyle dedi:

— Ey Allahım! Eğer sen bu adama azap edersen, bu senin hakkındır; çünkü sana isyan etti. Eğer merhamet edersen o senin affına muhtaçtır.”

Daha sonra ölüye hitaben:
— Ey ölü! Eğer başkan, bakan ve yardımcısı, yazıcı, nazır, vergi toplayıcısı değil isen sana müjdeler olsun!”

Bunları söyledikten sonra gözlerden kayboldu. Hz. Ömer (r.a) onu çağırttı fakat adam bulunamadı.

Hz. Ömer (r.a):
— Bu gelen Hızır’dı (a.s) bize uyarı için gelmişti.” dedi.*

|  Yöneticilere Altın Öğütler, 48, Semerkand yayınları